İstanbullu Gelin’in İlham Perisi

İstanbullu Gelin’in  İlham Perisi

Madalyon Psikiyatri Merkezi’nin kurucusu Dr. Gülseren Budayıcıoğlu ile Tıp Fakültesinden dizi sektörüne ilham veren kitapların yazarlık serüvenine kadar uzanan hayat hikayesinden ve merak edilenleriyle “İstanbullu Gelin”in ana başlığını oluşturduğu keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Gülseren Budayıcıoğlu ismini tüm Türkiye başarılarınız ile tanıdı. Son dönemlerde İstanbullu Gelin dizisine ilham veren isim olarak da dikkat çekiyorsunuz. Bize biraz kendi hikayenizden bahseder misiniz?

Doktor ve psikiyatristim. Mesleğim karakterimin bir parçası haline geldi. İnsan 40 yıl aynı işi yaparsa, o meslek kişiyle bütünleşiyor. Zaten yapı olarak insanları mutlu etmekten mutlu olan biriydim. “Zor” göreceli bir kelime fakat benim oldukça zor bir hayatım oldu. Çok çalışmamı gerektiren bir geçmişim oldu. Ailenin ilk çocuğuydum. Benden bir buçuk yıl sonra bir kız kardeşim oldu. Bir buçuk yaşında başlayan bu ablalık serüveni; küçükleri, ihtiyacı olanları koruyup kollama, onlara şefkat gösterme ve hatta zaman zaman yaptıkları yanlışları üstlenme gibi sorumluluklar yükledi üzerime. Bugün beni hastalarım, okurlarım ve seyirciler seviyorlarsa bunu kaderimin önemli noktalarından biri olan bu olaya bağlıyorum; çünkü dünyaya gözümü açtığımda vermeyi öğrenmişim. Bizim ailemizde her şey beraber yapılırdı. Sabah aynı saatte hep birlikte kalkardık. Babam titiz, yakışıklı, gösterişli, evin kuralları olsun isteyen, kendine bakan, giyimine özen gösteren biriydi. Sabah kahvaltı edeceğiz, babam sofraya otururdu; üzerinde pırıl pırıl kolalı gömleğiyle. Babamın gömlekleri meşhurdu zaten. Babam gömleğini giyer, kravatını bağlar, tıraşını olur otururdu sofraya. Herkesin masada oturacağı yer belliydi. Herkes kahvaltısını, kahvaltı masasında yapmak zorundaydı. Kahvaltıdan sonra hepimiz kapıya dizilir, babama: “Babacım, Allah işini rast getirsin.” derdik. Babam hepimizi öper daha sonra camın önünde bize şapkasıyla selamlardı. Akşam yemekleri de aynı şekilde hep beraber yenirdi. Annem evde sürekli koştururdu.

Çok misafirperver bir kadındı. Bizim evin kapısı herkese açıktı. Eskiden hamallar olurdu sebzeleri taşıyıp eve getirmek için. Onları bizim evde ağırlar, karınlarını doyururdu. Kazağı mı eskimiş? Hemen bir kazak bulup giydirirdi. Annem her konuda ona destek olmamızı isterdi. Bizim hem başarılı olmamızı isterdi hem de kurallarına uymamızı. Şunu hatırlıyorum; tıp fakültesi öğrencisiyim ve bir yandan da TRT’de çalışıyorum o zamanlar. Benim için vakit bulup ders çalışmak o kadar önemli ki… Bize akşam misafir gelmiş. Aramızda şöyle bir konuşma geçmişti:

– Gülseren misafirlere çay verilecek, gel çayları ver.

– E anne benim yarın sınavım var ama?

– Canım ne demek sınavım var? Gel çayları ver, hal hatır sor, sohbet et. İzin iste, odana çekil dersini çalış. Sana çalışma diyen mi var?

Gördüğünüz gibi ders çalışmanın bile bir kuralı ve zamanı vardı. Gece üçe kadar ders çalıştığımda başıma dikilip neden o saatlere kadar çalıştığımı sorgulardı. Sonra içi el vermez, bir fincan kahve getirirdi bana. Kahve içme alışkanlığım da o zamanlardan kalma. Sabah okula giderken pirinç tanelerini okuyup üfler yuttururdu bana. Bana ders çalıştırmayan kadın, diğer yandan motivasyonumu artırırdı. Annemin hayatımda çok büyük önemi oldu.

Bu kadar başarılı olmanızın sırrı mutlu bir aile diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Mesela babam, bana “aferin” diyen ilk kişiydi. Bize mesafeli olmayı, insanlara saygı duymayı, bir büyükle nasıl konuşulacağını öyle güzel öğretti ki… Sevgisini eşit dağıtır, çocuklar arasında en küçük bir rekabete dahi izin vermezdi. Biz babamın kıymetlileriydik. Annemse… Çok değişik bir kadındı. Çok cana yakındı. Öfkesini, sevgisini, şefkatini hep dışarı yansıtırdı. “Ben artık yapamayacağım.” dediğimde kıyamet kopardı. Kalıplaşmış bir motivasyon cümlesi vardı annemin. “Bugüne kadar yapanlar senden üstün müydü?”. Bir sürü şeyi başarmamı sağladı böylece. Evde mutlu olabilmeyi öğretti bize. Annemle babam misafirlikten geldiklerinde annem, “Hadi bir kahve içelim.” der, babam da, “Nezahat daha yeni içtin ya kahveni.” derdi. Annem kendi evinde içtiği kahvenin tadının bir başka olduğunu iddia eder, babamı kahve içmeye ikna ederdi. Böyle bir takımla kendimizi hiç yalnız hissetmezdik.

Sımsıcak bir aile…

Evet. Bunun herkeste böyle olmadığını gerçekten üzülerek gördüm. Ben bir şeyler yapabildiysem, ailemin desteği sayesindedir. İçimde boş bir yer bırakmadılar hiç. O boşlukların hepsini doldurdular.

TRT’de uzun yıllar spikerlik yaptıktan sonra tıp dünyasına geri döndünüz. Sizi tıp dünyasına geri döndüren arzu ve duygu neydi?

Tıp fakültesine başladığım zaman, ailemin de teşvikiyle kendi başıma bir şeyler başarabileceğimin arzusu vardı içimde. Gerçekten de sınavlara girdim. Beni aldılar, eğittiler. Televizyonun ilk spikerlerinden biri olmak bana her zaman gurur verdi. Orada çok tatlı bir hayatım vardı. O zamanlar tabii herkes çok tecrübesizdi, büyük bir heyecan vardı içimizde. Türkiye’ye yepyeni bir şeyler gelmiş. Hep birlikte başarmaya çalışıyoruz. Ben hem oralıydım hem de değildim, çünkü bir yandan tıp fakültesinde okuyordum. Üstelik Ankara Tıp’ta. İkisini birden başarmaya da kararlıydım. Tıp kitaplarımı stüdyoya getirirdim. Stüdyoda şarkılar söyleniyor, sazlar çalıyor, kıyamet kopuyor ve ben de orada sunuculuk yapıyordum. Sıra bana gelene kadar köşede kitaplardan üç kelime dahi öğrensem yeterdi bana. Seslendirme ve anons spikerliği de yaptım bu dönemler. Daha sonrasında tıp fakültesi bitti. Diplomayı aldığım gün Türkiye’nin yakından tanıdığı, çok ünlü bir televizyon kanalının spikerliğini yaptım. TRT bana sahip çıkmıştı artık. Daha sonra hayatımın en önemli dönüm noktalarından birini yaşadım. Ya TRT’ye devam edip ünlü olarak kalacaktım ya da tıp dünyasına geri dönecektim. Düşünsenize 23-24 yaşındayım, ne kadar cazip geliyor o zamanlar ünlü olmak, ünlü insanların etrafında olması. Diğer yanda kan revan, hastalar, aciller. Üç gün uyuyamadığımı hatırlıyorum. Sonra gittim TRT’ye istifamı verdim. Bir şekilde karar verdikten sonra insan rahatlıyor zaten. Bu arada şöyle bir şey oldu; TRT diyor ki: “Bıraktın gittin ama yarım kalan programlar var. Onlar bittikçe bizden yavaş yavaş ayrıl.” Bir taraftan tıp fakültesi şöyle diyor: “Olmaz sen devlet memurusun. İki tarafta birden çalışamazsın!” Böyle bir dönemden sonra yolum psikiyatriye düştü. İyi ki de düşmüş.

Türkiye’nin ilk psikiyatri kliniğinin kurucususunuz. Bu hayali nasıl gerçekleştirebildiniz?

Hayatımın ikinci dönüm noktası. Hacettepe Üniversitesi’nde psikiyatri ihtisasımı yaptım. Nasıl mutluyum… Batı psikiyatrisi kendini yeni geliştiriyordu ve Hacettepe grubu da Amerika’da eğitim görmüştü. Psikanalizi, psikoterapiyi Türkiye’ye yavaş yavaş getiriyor, öğretiyorlardı. Bu tür hocalardan eğitim almak gerçekten çok büyük şanstı. Sonrasında evlendim, çocuklarım oldu. Uzman oldum, nöbetlerim azaldı ve sonrasında artık öğretim görevlisiydim. Doçentlik tezim hazırlanırken YÖK yeni bir yasa çıkarttı. O yasada da kadroya girebilmek için perifer üniversitelerde en az bir yıl çalışmak gerektiği yazıyordu. Bu da çoluğumu çocuğumu alıp oralara taşınmam gerek demekti. Ben ne yapayım burada kalıp akademisyen olarak mı devam edeyim? Yoksa bu işi bırakıp bir muayenehane açayım mesleğimi mi icra edeyim? Ben hocalıktan çok hastalara dokunabilmek, onların yüzlerinin gülebildiğini görmek istiyordum. 20 yıl muayenehanede insanlara şifa olmaya çalıştım ama onlara müteşekkirim; onlar da bana çok şey kattılar. 20-22 yılın sonunda, bu terapilere ihtiyacı olan insan sayısı o kadar çoktu ki, ben tek başıma yetemeyeceğim diye düşündüm. Maddi gücü olanın da olmayanın da gelebileceği bir yeri nasıl kuracağımı kendime sormaya başladım. Her yere başvurdum, sürekli devlet dairelerine gittim geldim ve sonunda açtım muayenehaneyi. Ömrümün büyük bir kısmı o muayenehanede geçti. Yeni bir klinik açtık. Birkaç doktor arkadaşımı aradım bana destek olup olamayacaklarını sordum. Bu şekilde büyüdük. Ankara’da Madalyon Psikiyatri Merkezi, Akün Tiyatro Salonu’nun hemen bitişiğindedir. Kuğulu Park’ın ise çok yakınında. Sosyal bir çevrede bu kliniği açmak istedim ki hastalar psikiyatriye geldiklerinde bundan çekinmesin. Normalleşsin bu olay. Artık insanlar çok daha rahat gelip gidiyorlar kliniğe. Ben olmasam dahi hastalarıma orada çok daha iyi bakacak birileri var. Böyle bir huzur, böyle bir gurur yok benim için. Umarım herkes benim gibi ideallerini hayata geçirebilir.

Meslek hayatınızda yaşadığınız en unutamadığınız anınız neydi?

Odaya giren hiç kimse birbirine benzemediği için her şey çok ilginç, çok duyulmadık… Aklıma gelen öyle bir olay var ki… Bir hastam bana doktorluk etti. Benden yardım isteyen yaşlı bir teyzeydi. O zaman gencim, Hacettepe’deyim. Babam kanser hastasıydı. Bir yandan babamla bir yandan hastalarla ilgilenmekten yorulmuş durumdaydım. Bir gün babam iyi değil, koşarak geldim, gözlerimi sildim, saçımı falan düzelttim. Sorunum yok edasıyla masaya oturdum. Karşıma yaşlıca bir hanım geldi. Anlatıyor da anlatıyor. Daha sonra kafasını kaldırıp baktı. “Kızım ne oldu sana? Ben biraz susayım da sen anlat, benimki o kadar önemli değil.” dedi. Ben de karşısına oturdum.

Babamı anlattım. Öptü, okşadı beni. O kadar huzur bulmuştum ki o kadında. “Ben sana tekrar gelirim üzülme.”diyerek çıktı ve gerçekten de pek çok kez geldi.

Son dönemde bir İstanbullu Gelin hikayemiz var. İlham kaynağı sizsiniz. Bu hikayeyi senaryolaştırmak, dizileştirmek nasıl ortaya çıktı?

İstanbullu Gelin, benim “Hayata Dön” adlı kitabımdan esinlenerek uyarlanan bir dizi. İstanbullu Gelin’in Hayata Dön’deki hikayesi ve alt yapısı tamamen oradaki karakterden alınmıştır ama o çok daha hüzünlü bir hikayeydi. İstanbullu Gelin’i uyarlarken benim amacım hep diziyi seyredenler televizyonlarını huzurlu bir şekilde kapatsınlar oldu. Seyirciyi üzmeyelim, içine kan revan sokmayalım, katiller, bıçaklar, entrikalar koymayalım istedim. Böyle bir diziyi yaratmak kolay değildi tabii. Bunlar olmadan bir ailenin hikayesini anlatabilir miyiz? Dediler ki bu çok zor. Hikayenin içindeki birkaç hüzünlü olayı çıkardık. Dizi çekmek büyük bir ekip işiymiş. Bu işi yazan senarist çok önemliymiş. Diziyi çeken yönetmen diziye can verenmiş. Oyuncular da inanılmaz girdi karakterlerin içine. Hepsi canlı birer kişi haline geldi. Bütün karakterler sanki hayatımızın içindeydi. İstanbullu Gelin dizisi, hafiften bir toplu terapi yapmaya başladı toplumumuza.

Ekran vesilesiyle ailesel bozukluklara bir nevi terapi yapıyorsunuz. Herhangi bir karakteri kendiniz canlandırmayı hiç düşünmediniz mi?

1-2 saatlik bir rol olsaydı tereddütsüz orada olabilmeyi isterdim; fakat bu bir oyunculuk işi. Bunu her hafta çekmek hiç kolay değil. Sevgili Tilbe Saran iyi bir psikiyatrist olarak oturuyor masada. Dizinin esas yazarı tabii ki senarist ama terapi sahneleri benim yazmaya çalıştığım sahneler. Burada anladım ki benim Madalyon’u kurarken koyduğum hedefi, televizyon milyonlara yaydı. Bundan sonra da bu tür dizilerde var olmak; insanları pozitif etkileyecek, kendilerini daha iyi tanımalarını sağlayacak terapi sahnelerini başka dizilerde de yapmayı gerçekten çok arzu ediyorum.

İstanbullu Gelin sinema filmi olarak da bambaşka bir şekilde çıkar mı? Öyle bir projeniz olur mu?

Sinema filmi olarak düşünmemiştim ama bunu derhal yapımcı şirketlerle görüşeyim. Acaba bunu bir sinema filmi yapmayı düşünürler mi? Neden olmasın. Kitabın gidişatını bozmadan oradaki haliyle… Memnuniyetle önerinizi ciddiye alacağım.

İnsanların dönem dönem dibe vurdukları ve bunu paylaşmak istedikleri anlar vardır. Bir profesyonel olarak böyle bir durumla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Psikologlar da insandır. Herkesin hayatında yaşadıkları dönemleri ben de yaşadım. Çok acı çektiğim, ağladığım, üzüldüğüm günler; kendimi toparlayamayacağımı hissettiğim zamanlar yaşadım. Bunlar meslek psikolojisini de etkiliyor tabii. Eşim vefat ettikten sonra işime daha çok sarıldım. Benim sorunlarımı artık işim çözüyor. Bu meslekte uğraşanların yaraları diğer insanlardan daha fazladır. Bir insan şifa dağıtabiliyorsa, o gücü kendi yaralarından alır.

Mutlu olmak için başkalarını mutlu etmek yeterli.”gibi bir sözünüz var. Gerçekten bu kadar basit mi mutluluğun formülü?

Mutlu olmayı herkes çok farklı algılıyor. Bir insan sürekli mutlu olamaz. Mutluluk zaman zaman bize dokunup geçen bir şeydir. Acısıyla, tatlısıyla onaylıyorum yaşadığım hayatı. Huzurlu güzel bir hayatım olmuş diyorum. Geriye dönüp baktığınızda benim huzurlu bir hayatım olmuş diyebiliyorsa biri, hayatı doğru yaşamıştır zaten. Bir insan mutlu olmak istemiyorsa, iki cihan bir araya gelse mutlu edemez onu kimse. Yani mutluluk bir karar, motivasyon, istek işidir. Hayatta dert de acı da keder de çok, ama güzellikler de var. Hangisine ne kadar zaman ayıracağımız bize bağlı.

Sizin gibi uzman birini yakalamışken toplum değerlendirmesi de yapmak isteriz. Boşanmaların artması gibi kötü olaylar da yaşanıyor. Siz bunun temelini neye bağlıyorsunuz? Biraz birbirimize sarılmayı unuttuğumuz bir dönemden geçiyoruz. Sizce neler oldu bize?

Nasıl insanlar acı çekmedikçe gelişemez, toplumlar da aynen o şekilde. Acı, mutluluktan daha fazla geliştirir insanı. Daha mutlu olabilmek için bu acıyı yaşamak zorundayız. Medeniyet, duygularımızı köreltti ve onlardan vazgeçmemize neden oldu. Bir yanımız salt medeniyet istiyor, bir yanımız da duyguya aç, onları paylaşmak istiyor. Bazılarımız yapaylaşmış, yeterince veremiyor duyguyu. Böylece öfke çıkıyor ortaya tek duygu olarak. Toplumun hemen her kesiminde karşılaştığımız duygu öfke ama unutmayalım ki öfkenin ele geçiremediği, güzelliklerin yaşandığı evler, merhametli anneler gibi güzellikler de var hâlâ. Yani her şey kötü gitmiyor.

Hayat tercihlerden ibaret. Mutlaka her dibe vuruşun bir çıkışı da olacaktır. Türk milletinin şefkatine ve merhametine güvenmek lazım.

Şunu da kabul etmeliyiz ki eskiye göre daha öfkeli bir toplum haline geldik; ancak hep birlikte başa çıkabileceğimizi düşünüyorum. Mesela kadına şiddet. Bunun için her birimiz şiddetin sorumlusu olarak görmeliyiz kendimizi. İnanın bir toplumda bir yanlışı toplumun kendisi dışlar ve kınarsa, insanlar çok daha çabuk isyan ederler. Hiçbir ceza, toplumun verdiği ceza kadar ağır değildir.

Çok başarılı bir doktor, yazar ve anne var karşımızda. Bu yoğun tempo içerisinde kendinize nasıl zaman ayırıyorsunuz? Hiç yorulmuyor musunuz?

Ayırmıyorum…Yoruluyorum tabii. Eve gidiyorum bu sefer de kitap beni bekliyor. Telefonlar bekliyor. Benim hayatım bu oldu artık ve bundan bir şikayetim yok. Az da olsa, çok sevdiğim ve hep yanımda olan arkadaşlarım var. Biraz İstanbul, biraz Ankara iyi geliyor. Ben hayatımdan memnunum çok şükür.

Yeni bir kitap var mı şu anda?

Var. Seyirciler beni kıtır kıtır kesecekler yazmadın hâlâ diye. Okuyucular özellikle. Onlara da söz verdim, bitirmek üzereyim.

Bundan sonra sizi farklı projelerde görecek miyiz ekranda?

İnşallah. Şu anda geldiğim noktada artık ben de istiyorum. Mesela ekranlara İstanbullu Gelin’den sonra güzel duyguları paylaşabilecek yeni bir dizi getirmek ve bir kitap daha çıkarmak en büyük hayallerim arasında. Özel bir psikoterapi dizisi yapmak madem bu kadar sardı insanları, hastaların tek tek derdini anlattığı, doktorun yol gösterdiği bir dizi yaratmak istiyorum ben de. Çok geri bildirim alıyorum, bunları da görev olarak kabul ediyorum.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ